Connect with us

ABD ve Kanada

2016 Amerikan Seçim Sonuçları Üzerine II

Published

on

SON KİTLESEL DÖNÜŞÜM

2007 emlak kriziyle gelen ekonomik durgunluk, Amerikan toplumunda yine bir dönüşüme imza attı. Partisi içinde çok hızlı yükselenBarack Hussein Obama adında bir senatör, Hillary’ye rağmen Başkan olabildi; normal koşullarda hiç olmayacak birşey.. Bütün adaylar seçim öncesi Wall Street’in güvenini kazanmaya çalışsa da zenci Obama’nın neokonların adayı John McCain ve Wall Street’in adayı Mitt Romney’yi yenmesi Cumhuriyeti Parti’yi giderek beyaz milliyetçi platforma itti. 

Emlak krizi sonucu geleceği zarar gören gençlik “Wall Street’i İşgal” (Occupy Wall Street) sloganı altında protestolara başlamıştı ama liberal bir Başkan’ın, hem de bizzat kendilerini heyecanlandırıp sandığa götüren siyahi bir Başkan’ın iktidarda olması Demokrat Parti’de Wall Street’e karşıtı yükselen sesleri kıstı. 

Emlak krizi sonucu bugünü zarar gören orta yaş grubu muhafazakar kesim ise başharfleriyle “Çay Partisi” adı verilen “Yeterince Vergilendik Zaten” (Taxed Enough Already) sloganı altında protestolara başladı. Seçmenlerinin tepkileri doğrultusunda birçok Cumhuriyetçi milletvekili (House Republicans) parti içi statükoya mesafe koymak zorunda kaldı. Çay Particiler, yoğun oldukları bölgelerde yerel seçimler ve kongre seçimleri için Cumhuriyetçi adaylar çıkardı. Daha ılımlı ve statükocu mâli muhafazakârlar da (fiscal conservatives) Çay Particilere mesafeli durmak zorunda kaldı. Birinci tercihlerdeki farklılık parti içinde büyüyordu. Taraflardan birinin desteklediği adayı diğeri desteklemiyordu.

Cumhuriyetçi Parti’nin bel kemiğini oluşturan mâli muhafazakârların önceliği sosyal meseleler değil, ekonomidir. Liberal solun aksine, “bırakınız yapsın” anlayışlı klasik liberalizmi savunurlar. Devletin ekonomiye asgari oranda müdahil olmasını, vergilerin düşürülmesini, New Deal gibi sosyal politikaların daraltılmasını isterler. Çay Particiler de aynı prensipten yola çıkar. Fakat bunun yanında hürriyetçi ve sağ popülist söyleme de sahiptirler. Bu yüzden Demokratlar tarafından yobaz diye mimlendiler ve ılımlı Cumhuriyetçi seçmen Wall Street’in adamı Massachusetts Başvalisi Mitt Romney’yi aday göstermeyi daha uygun buldu.

Romney’nin önerdiği sağlık programı Obama’nınkine en yakın olandı. Böylece insiyatif Obama’ya geçmiş oldu. Emlak krizi hafızalarda tazeyken Bush’un politikalarına dönülmemesi gerektiğini hem liberallere hem de kararsızlara kolayca anlatabildi. Ayrıca istihdam yavaş adımlarla olsa da artıyordu. Bu koşullar altında 2012 seçimlerine giren Obama, Romney’nin 61 milyon oyuna karşı 66 milyon oy alıp yeniden Başkan seçildi. 

Obama Başkan olduğu andan itibaren zaten sert olan muhalefet, daha da sertleşti. Kongredeki Cumhuriyetçiler ona iş yaptırmamak ve kendi adını verdigi 2010’da yürürlüğe konan sağlık sigortasını kaldırmak için beyaz dediğine siyah, siyah dediğine beyaz dediler. O da, kongrenin onayını beklemeden tek başına kanun hükmünde kararnameler çıkarma yoluna gitti. Ardından Haziran 2015’te Anayasa Mahkemesi eşcins evliliğini onayladı. Bu gelişmeler, kendilerini yıllarca Hillary’ye karşı hazırlayan Cumhuriyetçilerin eline malzeme oldu. Bütün bu malzemeleri toplayıp en iyi kullanan da Donald Trump oldu.

TRUMP FAKTÖRÜ

Daha ilk günden şov başladı ve hiç durmadı:

“Meksikalı göçmenlerin bir çoğu tecavüzcü! Meksika sınırına duvar öreceğiz. Kaçak ve suç işleyen göçmenleri sınır dışı edeceğiz. Müslümanları ülkemize almayacağız. Polisin yetkilerini arttıracağız. Sokaklarda kanun ve düzen şart. Ben zenginim. Kendi seçim kampanyamı kendim finanse ediyorum, diğerleri gibi lobicilere ve çıkar gruplarına bağlı değilim. Eskiden onlardan biri bendim, politikacıları satın alırdım. Herkes yapardı bunu. Sistem bu. Sistemin açıklarından yararlanıp emlak krizinden kâr ettim. Ben gençken babam bana 1 milyon dolar verdi, sonra işi büyüttüm ve 8 milyar dolarlık hale getirdim. Bunu şımarıklık olsun diye söylemiyorum. Ülkemiz için gerekli olan kafa yapısı bu olmalıdır. İslam bizden nefret ediyor. IŞİDciler hayvan. IŞİD’i Obama ve Clinton yarattı, kurulmasına vesile oldu. Orta Doğu’yu İran’a bırakıyorlar. Putin’le anlaşmalıyız. Çin döviz oyunları oynuyor, Amerika’yı kazıklıyor. Altyapımız dökülüyor. Fabrikalar kapanıyor, yatırımcı Çin’e Meksika’ya gidiyor. Ekonomi rezalet. Obama yönetimi tam bir rezalet. Sahtekar Hillary tam bir yalancı. Her vatandaşa silah sahibi olma hakkı veren 2. Madde’yi kaldırmak istiyor. Eğer Anayasa Mahkeme’sine yargıç atarsa hiç birşey yapamazsınız. Ama belki 2. Maddeciler için bir alternatif vardır, (artık orasını) bilmiyorum…”

PEKİ YA DİĞER ADAYLAR?

Ocak 2010’da, Amerika’nın en büyük ikinci sanayicileri Koch [Koğk] kardeşlere ait Birleşik Vatandaşlar Vakfı (Citizens United), Federal Seçim Komisyonu’na karşı büyük bir hukuk savaşı kazanmıştı; şirketlerin seçim kampanyalarına sınırsız para yardımı yapabilme hakkı Anayasa Mahkemesi’nce kabul edilmişti. Koch kardeşler Cumhuriyetçi aday adaylarına 889 milyon dolar fon açtığını duyurdu. Bunun üzerine tam 13 kişi aday adayı oluverdi! Trump politikacılar hakkında söylediklerinde haklı çıkmıştı. 

Sonradan 3 aday adayı çekildi, Trump dışında 10 kişi kaldı. Müesses nizamcı Jeff Bush ve Çay Partisinin iki Kübalı adayı Ted Cruz ve Marco Rubio dışındakilerin hepsi önemsizdi. 

Florida Başvalisi Jeff Bush, sadece soyadına dayanarak sahne almıştı. Jeff Bush tarafından teşvik edilen Miami lobisi destekli Florida Senatörü Marco Rubio, ılımlı Demokrat ve Hispanik oyları hedeflemişti. Texas Senatörü Ted Cruz ise daha çok Texas evanjellerini temsil ediyordu. 

Hepsi de tipik, karizmasız, kalıplaşmış konuşmacılardı. Fakat hiçbiri planlanlarını anlatamadı çünkü Trump hepsine hakaret ediyordu. Cumhuriyetçi Parti Genel Sekreteri Paul Ryan bile Trump’ın partiyi hırpaladığını düşünüyordu. Kimilerine göre Hillary seçilsin diye açıktan bir komplo yürütüyordu. Öyle olmadığı anketlerden, mitinglerden ve delegelerden belli oluyordu. Eğer parti Trump’ı aday yapmazsa, kendi başına seçime girebilir ve milyonlarca Cumhuriyetçi seçmeni peşinden sürükleyebilirdi. Diğer adayların hiçbiri bunu yapamazdı. Öyle bir durumda Cumhuriyetçiler hem Beyaz Saray’ı hem de meclisi ve senatoyu kaybettikleri gibi, Anayasa Mahkemesi’nde 1 sandalyeyi de Demokratlara kaptırırlardı. Yani şimdiki durumun tam 180 derece tersi olurdu!

TRUMP TAKTİĞİ

Siyasi tecrübesinin olmaması dezavantajdı ama Cumhuriyetçi seçmende oluşan tepkinin partiyi sağ popülizme itmesi onun için daha avantajlıydı. İlgiyi üzerinde tutmak için medyatik olmak durumundaydı. Bu hedefe ulaşmak için de masraf kısmaya yönelik bir seçim stratejisi izledi ve işe yaradı. Masrafı düşürdükçe dominantlığı arttı.

Rakip aday adaylar deyim yerindeyse çeşitli çıkar gruplarına kapı kapı gidip saatlerce para dilenirken, Trump sansasyonel tweetler atıyor ve oturduğu yerden milyonlara ulaşıyordu. Tweet atmak hem anlık hem bedava hem de medyatik. Her açık oturum günü geldiğinde Trump’ın tweetleri gündemi işgal eder olmuş, rakipler de planlarını anlatamaz olmuşlardı. Rakipleri gibi olağan ve robotik konuşmuyordu. Kurduğu cümleler ne kadar kısa ve basit olursa etrafa o kadar çok saldırabiliyordu. Kısa ve basit cümlelerinin içeriği de ne kadar düşerse o kadar ilgi ve tepki çekiyor, hakaretlerle rakiplerinin enerjisini çok ucuza tüketmiş oluyordu. İçerik bakımından tartışmanın değeriyle beraber tartışmacıların değeri de düşüyor ve rakipler birbirilerine karşı Trumplaşıyordu.

Örneğin Marco Rubio, Ted Cruz için “o zaten İspanyolca bilmez” deyince Ted Cruz İspanyolca cevap vermek zorunda kalmış, ikisi de birbirini küçük düşürmüştü. Bütün bunlar olurken Trump 20,000 kişilik mitingler düzenliyor, açık oturumlardan birini boykot ediyordu. Normal koşullarda asla akla gelmeyecek işlerdi bunlar, ki Donald Rumsfeld bile bunu dile getirdi. Trump, işadamı kafasıyla kampanyasını yürüttüğü için, herkesin gözü önünde Cumhuriyetçi seçmeni partiden çalıyordu. 

SOL DALGA

Demokrat Parti içindeki Occupy’cılar Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren‘ı Hillary’ye karşı aday göstermek istediler. New York Senatörü Hillary 2008’de olduğu gibi kendinden çok emindi. Elizabeth Warren dahil hiç bir Demokrat’ın Wall Street’in adamı Hillary karşısında şansı yoktu. Onu yenmeye çalışmaktansa söylemini sola çekme üzerine kurulu bir strateji izlendi. Kendini demokratik sosyalist olarak tanıtan Vermont Senatörü Bernard Sanders dışarıdan aday adaylığına başvurup Occupy’cı kanat tarafından içeriye sokuldu. Hillary ve Sanders dışında kalan üç aday adayının hiçbirinin önemi yoktu. 

Noam Chomsky’ye göre Sanders, elbette sosyalist değil, ama samimi bir New Deal’cı. Roosevelt’ten bu yana Amerikan siyaseti çok sağa kaydığı için, 50-60 yıl önce ana-akım kabul edilen bugün “aşırı” sayılıyordu. Chomsky’nin yanısıra, Cornell West, Bill Moyers, Norman Finkelstein, Chris Hedges gibi Amerika’nın en önde gelen aydınları Sanders’ı desteklediler. 

Clinton cephesi, Sanders’ın “fazla idealist” gördüğü söylemlerinin tutmayacağını düşündü. Sanders yüksek sesle “16 trilyon dolarlık ekonomimizin 10 trilyonu 6 bankanın elinde. Bu ülkenin ihtiyacı siyasi bir devrimdir ve ülkemizin bir avuç milyardere ait değil, hepimize ait olduğunu haykırmaktır!” diyordu.

Sanders’ın söyledikleri beklenmedik yankı uyandırdı. Hillary-Sanders tartışmaları Trump Şov’a dönüşen Cumhuriyetçi açık oturumlardan çok daha içerikli geçti. Tartışmanın içeriği arttıkça Sanders’ın şansı arttı. Hillary de bir Donald Trump olmadıgı için tartışmayı sığlaştırma yoluna gidemezdi. 

Sanders, Hillary’nin Wall Street’ten konuşmacı ücreti aldığını ve bu yüzden güvenilir biri olmadığını, Irak’ın işgaline oy verdiğini, hatta savaşın hata oldugunu kabul etmesine rağmen hâlâ savaş çığırtkanlığı yaptığını, NAFTA’nın çalışan kesime zararlı olduğunu söylüyor ve Obama sigortasına rağmen evrensel sağlık sigortasının gerekliliğini anlatıyordu. “Amerikan halkı Wall Street’i sübvanse etmekle gereğinden fazlasını yaptı, artık sıra Wall Street’in Amerikan halkını sübvanse etmesinde” diyor, ardından küresel ısınma ve ilkim değişikliğine de işaret ediyordu. Üstelik Hillary’ye her konuda saldırmama taktiğiyle Clinton cephesini tereddüte düşürmüştü. Bir ara Hillary, bariz bir şekilde ağız değiştirip Sanders gibi konuşmaya başlayacaktı!

Hillary Cumhuriyetçi aday adayları gibi çıkar gruplarıyla müzakere ederken Sanders, ortalama 26 doları bulan bağışlarla bir ara daha fazla para toplamıştı. Sanders, Iowa [Ayova] gibi önemli bir tarım merkezinde beraberliği yakalarken, Michigan gibi ağır sanayi bölgesinde kazanıyordu. Önseçimlerde 13 milyon oyla 22 eyaleti aldı. Hillary, cepte hazır güneyli zenci oylara rağmen fark atamıyordu.

(devamı son bölümde)

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yeni Dünya Siyaseti

2016 Amerikan Seçim Sonuçları Üzerine III

Published

on

SÜPER KOMİTE VE DELEGELER, HILLARY’NİN KARMASI VE TRUMP’TAN BEKLENENLER

HALKOYU SONUÇLARI:

Hillary Clinton (Demokrat Parti)      65,150,000 %48

Donald Trump (Cumhuriyetçi Parti) 62,636,000 %46

Gary Johnson (Hürriyetçi Parti)          4,443,000 %3.3

Jill Stein (Yeşil Parti)                          1,417,000 %1

Evan McMullan (Bağımsız Parti)          600,000 % 0.45

Darrell Castle (Anayasa Partisi)            200,000 %0.15

ANTİ-DEMOKRAT İÇ ORGANLAR

İş çevreleri, sendikalar, vakıf ve dernekler gibi çeşitli çıkar grupları, seçimlere “bağış” -daha doğrusu- yatırım yaparlar. Her birinin Siyasi Aksiyon Komitesi (Political Action Committee – PAC) vardır. Bağışlar PAC eliyle toplanıp aday ve partilere aktarılır. 2010’a kadar siyasi partilere aday başına 5,000 dolardan fazla, parti başına da 15,000 dolardan fazla bağış yapılamazdı. Dahası, şirketler hiç bağış yapamazdı. 

Ne var ki, Citizens United’ın hukuk zaferiyle beraber sınırsız fonlar açıldı ve bu fonları toplayıp dağıtanlara da “Super PAC” dendi. 2012 seçimlerinde normal bir PAC 4 milyon dolar bağış yapabilirken “Super PAC” bağışları 150 milyon doları geçti. 2008’e oranla üç misli bir artıştı bu. 2012 seçimlerinde süper PAC fonlarının %68’i sadece 216 bireyden geldi! Demokrat Parti’nin de bir siyasi aksiyon komitesi var ve komite kendi kanaatince kazanma şansı daha yüksek olan aday adayına bağış aktarma yetkisine sahip. Bernie Sanders PAC’lerden para almayı reddederken ve Anayasa Mahkemesi’nin Citizens United kararının feshedilmesini savunurken, partiye verilen sınırsız bağışlar direk Hillary cephesine aktı. Bununla beraber partide bir diğer “süper” yapı var ki, Demokrat Parti’nin ikinci anti-demokrat iç organını oluşturuyor: “süper delegeler.”

Demokrat Parti’de toplam 4,765 delege var. %51 için gereken sayı 2,383. Delegelerin 712’si, yani %15’i ise parti tarafından önceden belirlenmiş. Seçmenin oyu olmadan rezervasyonlu diyebileceğimiz bu kişiler için “süper delegeler” tâbiri kullanılıyor. Süper delegelerin 432’si partinin yerel müdür ve müdür yardımcılarından, valilerden ve diğer mevki sahiplerinden çıkıyor. Geri kalanlar da Demokrat senatör ve mebuslardan (240 kişi), Demokrat Başvalilerden (20 kişi) ve saygıdeğer muhterem üyelerden (20 kişi) oluşuyor. 

Sanders, eyaletlerde önseçimleri teker teker kazanırken Hillary de süper delege topluyordu. Genel kurultayda Hillary, 609’u süper delege toplam 2,814 delege ile Sanders’ı yendi. Sanders 1,893 delege toplayabilmiş ve bunlardan sadece 47’si süper delegelerden çıkmıştı.

HILLARY’NİN MAĞLUBİYETİ

Hillary’nin seçimi kaybetmesinde rol oynayan Elektoral Üst Kurul ve son sosyolojik dönüşüm dışında bir diğer etken de kendisiydi. Herşeyden önce adını ve soyadını baz alan bir seçim stratejisi izledi. Hillary demek kadın olmak demekti, Clinton demek de iyi ekonomi demekti. Hem kadınlara ve liberallere hem de mâli muhafazakâr oylara yönelik sembolik bir yaklaşımı içeriyordu. 

Ancak bu yaklaşım, “Cumhuriyetçiler karşısında bocalar, yapamaz” dedikleri Bernie Sanders karşında en basit konuda bile bocaladı. Hillary bir keresinde “ben yıllar önce kadın hakları için mücadele verirken Senatör Sanders neredeydi?” diyerek çıkışmış, Sanders cephesi de Hillary’yle beraber Bernie Sanders’ı aynı mekanda gösteren bir vidyo ile yanıt vermişti. Hillary birçok kesim tarafından sevilmediğini biliyordu. Buna rağmen sevmeyenlerinin mecburen kendisine oy vereceğini düşünüyordu. Bu yüzden en itici ve gayri ciddi gördüğü Trump’ın aday olmasını arzuladı ve nitekim öyle oldu. 

Genel kurultayda Trump 1,543 delegeyle kazanmak için gerekli 1,237’yi fazlaca aşmış, peşinden Ted Cruz 559, Marco Rubio 165, ılımlı muhafazakâr Ohio Başvalisi John Kasich [Keysig] 161, beyin cerrahı zenci Ben Carson 7 ve Jeff Bush 4 delege toplayabilmişti. Clintoncılara göre Trump iticiydi ama kimilerinin dediği gibi ‘seçimi aslında kaybetmek istiyor’ da değildi. Niyetinde çok ciddi olduğunu seçtiği Başkan Yardımcısı adayı ile gösterdi: Indiana Başvalisi Mike Pence [Pens]. Hiperaktif Trump’ın yanıbaşında “ben herşeyden önce hristiyanım, sonra muhafazakârım, sonra da Cumhuriyetçiyim” diyen buz gibi soğukkanlı Pence ile bütün evanjel oylar ikna edilmeye çalışılıyordu. 

Peki Hillary Başkan Yardımcısı olarak kimi seçmişti?: Virginia Senatörü Tim Kaine [Keyn]; Clintoncı camiadan karizmasız minimal bir adam. Yani bir başka değişle Hillary Başkan Yardımcısı olarak kendini seçmişti. Sandersçılara ceza gibi bir cevaptı bu. Bernie Sanders genel seçimlerde Trump’a karşı Hillary’yi destekleyeceğini açıklasa bile, Sandersçıların bir bölümü ya sandığa gitmedi ya da Yeşil Parti’ye oy verdi. 

Hillary, Trump’ın agresifliğinin kendi lehine toplumsal bir reaksiyona dönüşeceğini varsaydı. “Nasıl olsa azınlıklar ve kadınlar ‘eli mahkum’ mecburen bana oy verecekler, bir de ılımlı Cumhuriyetçileri yanıma çekersem ya da Trump’ı boykot ederlerse, seçimi kazanırım” diye düşündü. Anketler de öyle gösteriyordu. Hatta Hillary’nin açık ara kazanması bekleniyordu. Ne var ki bütün bunlar, Hillary aleyhine bir reaksiyona dönüştü ve “Aman Hillary gelmesin!” diyenler “Aman Trump gelmesin!” diyenlerle berabere kaldı. O beraberlik de elektoral oylarda 306’ya 232’yle Trump lehine sonuçlandı. Elektoral seçim tablosu Amerikan toplum psikolojisini olduğunu gibi yansıtıyordu. 

Trump, Meksikalı göçmenlerle ilgili ırkçılığa varan demeçler vermesine rağmen hispaniklerin %29’unu nasıl kazanabildi?.. 2012’de Obama hispanik oyların %71’ini almıştı. Hillary ise bu seçimde %65 aldı. 

Trump’ın maçoluğu veya Hillary’nin kadın olmasından öte, hispaniklerin dindar katolik olduğunu, hatta bunların hepsinin katolik veya Meksikalı da değil, bir kısmının protestan da oldugunu hatırlamak gerekir. Dindar hristiyan cephe, kürtaj ve eşcins evliğine katiyen karşıdır. 2008’de heyecanla Obama’ya oy atan California’nın Meksika kökenli vatandaşları, aynı gün eyalet çapında referanduma sunulan eşcins evliliğine aynı heyecanla “hayır” deyip, onaylattırmamıştı. Her ne kadar Hillary hispaniklerin yoğun olduğu bölgelerde -New York, California, Güney Texas ve Güney Florida- Obama’ya nazaran çok daha fazla oy almış olsa da, diğer eyaletlere dağılmış Latino oyların Cumhuriyetçilere kayabilmesinde ekonominin yavaşlığı kadar dinin ve İslamcı terör olaylarının etkisi de var.

İncil Kuşağı (Bible Belt) olarak bilinen Utah [Yutah] ve güney eyaletlerininde 90 milyon evanjel nüfus var. Evanjeller Baptist, Metodist, Luteran, Presbiteryan, Pentekost, Mormon, Adventist, Yehova’nın Şahidi, Yeniden Doğuş vb geleneksel ve geleneksel olmayan sofu protestan mezheplere mensupturlar. Sundukları televizyon programlarıyla televanjelist olarak bilinen vaizler, 25,000 kişilik mega kiliseleri doldurabiliyorlar. 760 milyon dolar servetle Kenneth Copeland, 100 milyon dolarla Pat Robertson, 56 milyon dolarla Joel Osteen’in yanısıra, Christians United For Israel (CUFI) kurucusu Tom Hagee [Heygi] gibi vaizler milyonları peşlerinden sürükleyebiliyorlar. Evanjelik kiliselerde beyaz ve zenci dışında hispanik görmek de mümkün. Evanjelizm, çokkültürcü (multicultural) toplum yapısına alternatif bir üst kimlik sunmaktadır.

Ayrıca, Trump’ın sokaklarda kanun ve düzene vurgu yapması, hiperlümpen varoşlu zenciye karşı tavizsiz asayişçi tavır olarak benimsendi. Bu bağlamda beyazlara kıyasla zencilerle çok daha fazla iç içe yaşayanların yine başta Latinolar olmak üzere göçmenler olduğu da hatırlanmalı. 

Ne var ki Hillary, Latinolar gibi zencilerden de beklediğini bulamadı. Obama zenci oyların 2008’de %95’ini, 2012’de %93’ünü almıştı. Hillary ise bu seçimlerde %88 aldı, Trump da %8. Sanders destekçisi radikal sol zenciler ya sandığa gitmediler ya da Yeşil Parti’ye oy verdiler.  

Üstelik Hillary, Trump’ın parasıyla ilgili konulara ne kadar çok değinirse Trump da Clinton Vakfı’ndan o kadar söz eder oldu ve Haiti’de çevirilen dümenleri gündeme taşıdı. Depremzede Haitililerin gayri menkulleri sudan ucuz fiyata ellerinden alınıp üzerine dikim atölyeleri (sweatshop) açılıyor ve Haitili sudan ucuz fiyata çalıştırılıyordu. Trump açık oturumda “Haitililer Clintonlardan o kadar nefret ediyor ki, bilemezsiniz. Zaten Demokratların zencileri düşündüğü falan da yok. Her 4 senede bir oy için gelirler, sonra bye bye derler” dedi. Gerçi Cumhuriyetçiler onu da yapmıyorlar. Ama Amerikalı güneyli zenci eli mahkum Hillary’den vazgeçemezken Florida Haitilisi Trump’a önemli oranda oy verebildi.  

Peki, kadın düşmanı olarak mimlenen birine beyaz kadın seçmenin %54’ü nasıl oy verebildi? 

2005 yılında kadınlarla ilgili söylediği çok çirkin sözler vidyoda yayınlanınca Trump Amerikan halkından özür dilemiş, geçmişte tacize uğradığını iddia eden kadınlar ortaya çıkmış ve Cumhuriyetçi kadın seçmende ciddi bir tepki oluşmuştu. Ancak Hillary’nin, seçim kampanyası için Jay Z ve Beyonce’nin rep konserine gitmesi Fox News kanalında ve radyolarda liberal ikiyüzlülüğü olarak yerden yere vuruldu. Muhafazakâr kadın seçmene göre asıl kadın düşmanlığı, ağıza alınmayacak küfürlerle dolu olan reptir ve Beyonce gibi hiphopçılar kız çocukları için en yoz örnektir. 

Bunun yanısıra Hillary, Trump mitinglerindeki ırkçı grupları ve onların protestoculara karşı saldırılarını da kınamıştı. Trumpçı kitle hakikaten iticiydi, mitinglerde nazi selamı yapanlara rastlanıyordu. Fakat aynı kitle, zenci ve hispanik gençlerin kendilerine şiddetle karşılık verdiğini de ekranlardan seyretti. Bu da yetmezmiş gibi Hillary “Trump detekçilerinin yarısı acınacaklar sürüsü (basket of deplorables)” dedi. Fox News ve sağcı radyocular da hemen karşı saldırıya geçti. 

Bu noktada önemle vurgulanması gereken hususlardan biri de medyanın etkisidir. CNN uluslararası alanda izlenme oranıyla birinci olsa dahi, Amerika’da reytingi en yüksek kanal Rupert Murdoch’ın sahibi olduğu koyu muhafazakar Fox’tır. Televizyon haber yorumcuları arasında radyo talk showculuğu da yapan Bill O’Reilly, Sean Hannity, Laura Ingraham gibi etkili isimlerin 10’ar milyon dinleyicisi var. “Talk Radio” özellikle İç Amerika’da çok popüler. Mark Levin’in 7 milyon dinleyicisi var. Michael Savage daha çok beyaz çöplerde (white trash) ilgi bulurken, 350 milyon dolar servetiyle Rush Limbaugh [Limboğ] hem en zengin hem de en ideolojik talk showcu olarak bilinir ve 20 milyon dinleyiciyle açık ara öndedir. 

Siyasetçi ve iş çevreleri dışında kalan radyocusundan televanjelistine kadar medyadaki etkili güçler Trump ve Pence’in arkasında durup, beyaz milliyetçi platformda ifade bulan heyecanlı kitleyi ‘üçüncü Obama dönemi’ ihtimaline karşı iyice coşturdular. Hillary’nin son zamanlardaki sağlık durumu, Bingazi skandalı, emaillarını silmesi, FBI tarafından soruşturulması ve diğer konuların üzerine Trump’ın tavizsiz bir sertlikle gitmesi, Cumhuriyetçileri bütünleştirdi. 

Seçimlerden öyle bir sonuç çıktı ki, Hillary’ye üçüncü parti suçlama lüksü bile vermedi. Yani Demokratlar Yeşillere rağmen mağlup olmadı; Cumhuriyetçiler Hürriyetçilere rağmen galip oldu!

HILLARY’NİN KARMASI 

En favori adayken, en akla gelmeyen rakibe mağlup oldu. Bernie Sanders’ı süper delegelerle yenerken, Trump’a elektoral oylarla yenildi. Trump aleyhine oluşacak tepkileri kendi elleriyle temizledi. Beyaz bir kadın aday olarak beyaz kadınların çoğunun oyunu alamadı. Cepte saydığı hispanik ve zenci oylar cep deliğinden Trump’a aktı. Ekonomiyi iyileştirip kocasının zamanındaki hale getireceğini söyledikçe ekonominin kötüye gideceği endişesini doğurdu. Hillary, Bernie Sanders’a “başkomutan olamaz” demişti, Trump da Hillary’ye. Clintoncılar Başkanlık için Sanders’ın çok yaşlı olduğunu söylemiş, ama seçimlerden Hillary Sanders’tan daha yaşlı çıkmıştı!!..

Wall Street’in adamı Hillary, Sanders’ı bırakıp Başkan Yardımcısı adaylığına Tim Kaine gibi etkisiz birini getirmekle aslında bizzat kendini Başkan Yardımcısı seçmişti. Wall Street de, Trump gibi etkili birinin Başkan seçilmesiyle Hillary’yi bırakıp aslında bizzat kendilerini Başkanlığa getirmişti! 

TRUMP’TAN BEKLENTİLER

Göçmenlik kanunları sertleşecek. Ucuz iş gücü üzerindeki baskı artacak. Amerika’ya yerleşmek zorlaşacak. Dolardaki değer artışının sebeplerinden biri de bu. Trump, iç piyasayı canlandırmak için altyapı projelerine girişecek. Seçmenlerine kendisini kanıtlaması gerek. Ama bunu keynezyen yöntemlerle yapmayacaktır. Fabrikasını Çin’e veya Meksika’ya taşıyan şirkete “içerde kalırsan sana büyük vergi indirimi yaparım; pahalı iş gücü masrafını kapatır, üstüne de kâr edersin” diyecektir. 

Hazır kongrede Cumhuriyetçiler çoğunluktayken elini çabuk tutması gerek. Herşeyi istediği hızda yapamayacağı için, kitlesini toplumsal meselelerle de meşgul edecektir. Ancak bu meseleler kürtaj ve eşcinsel hakları gibi dar konulardan çok, beyaz milliyetçiliği, ultrasağ, batı liberalizmi, evanjelizm gibi daha derin kavramları da içerecektir. Gelişmeler Avrupa toplumuna da direk yansıyacaktır. Çeşitli dönüşümlerle başka ülkelere de yansıyabilir. Avrasyacı Rus düşünür Aleksander Dugin’in Trump’ı desteklemesi tesadüf değil. 

Bunların dışında şu anda daha fazla öngörüde bulunmak isabetli olmaz. Pek çok şey 2017 sonunda belli olacak. Denebilir ki 2017 çok hızlı geçen bir yıl olacak.

Şahan YILMAZ

Continue Reading

ABD ve Kanada

2016 Amerikan Seçim Sonuçları Üzerine I

Published

on

GİRİŞ

2008’de zenci aday Barack Obama’ya yenilen Hillary Clinton, dengesiz hareketleri ve rastgele öfkeli demeçleriyle parasına ve fırsatçılığına vurgu yapan, hakkında yolsuzluk suçlamaları olan, göçmenleri, azınlıkları ve müslümanları aşağılayan, kadınlarla ilgili belden aşağı çok çirkin sözleri vidyoda yayınlanan ve ırkçı Ku Klux Klan (KKK) tarafından da desteklenen Donald Trump’a nasıl yenildi?? Dahası, böyle bir adam müesses nizama (establishment) rağmen nasıl Amerika’ya başkan oldu?? Üstelik bilanço ağır da: Cumhuriyetçiler hem Beyaz Saray’ı hem de meclisi ve senatoyu aldıkları gibi, 9 üyeli Anayasa Mahkemesi’nde 1 sandalye daha kazanacaklar. Böyle fırsat kaçmaz!

İç politikada Cumhuriyetçilerin Demokratlar karşısındaki üstünlüğü dışarıdan pek birşey ifade etmeyebilir ama düşünce tembelliği yapmamalı, çünkü içeride birşeyler olacağı ve dışarıya da yansıyacağı kesin. Bu bağlamda Hillary’nin mağlubiyeti önce Amerikan seçim sisteminde, sonra içerideki sosyo-ekonomik değişimlerde ve tabii Hillary’nin kendisinde aranmalıdır.  

SEÇİM SİSTEMİ

Kıl payı da olsa Hillary Clinton halkoyunu kazanarak seçimi kaybetti. Halkoyuna rağmen seçim mağlubiyeti yeni degil. Amerikan tarihinde beşinci kez oluyor. En son Al Gore’un başına gelmişti, şimdi de Hillary’nin başına geldi. Nasıl mı? 

Amerika’da halk, Başkan’ı değil kongreyi, yani meclisi ve senatoyu direk oyla seçiyor. Başkan’ı asıl seçen, “SEÇMENLER ÜST KURULU” (ELECTORAL COLLEGE) aracılığıyla eyaletlerdir. Oy vermekle halk, kendi adına Başkanını seçsin diye Seçmenler Kurulu’na yetki vermiş olur. 

Seçime giren her parti seçime girdiği her eyalette elektorlar listesi, yani seçmen üst kurulu üye listesi sunar. Elektorlar sâdık partililerden veya bizzat parti görevlileriden çıkar.

Elektoral kurulun üye sayısı eyaletlerin nüfusuna göre oranlanır. Nüfusu en seyrek olan eyaletler 3 elektorluk liste çıkarır. Özel statülü olan başkent Washington D.C. de buna dahildir. En kalabalık nüfuslu California 55 elektorluk eyalettir.

En önemli nokta ise şu: Eyalette birinci olan parti o eyaletin elektor sayısının hepsini alır.

Örnek: Hillary California’da birinci olunca 55 elektoroyu kazanmış oldu. Trump da Texas (38) ve Pennsylvania’da (20) birinci olunca 58 elektoroyu kazanmış oldu. Farz edin ki Hillary California’da %100 ile, Trump da Texas ve Pennsylvania’da %51 ile birinci olsun. Bu durumda sonuç, daha az halkoyuna rağmen daha fazla elektor çıkaran Trump lehinedir.

Ayrıca, eyaletlerde birinci olan partinin bütün elektoral oyları alabiliyor olması seçim sisteminin esasen tek parti hegemonyasına dayandığını gösterir. Bu sebeple Türkiye’deki seçim sistemi Amerika’dakinden daha demokratiktir.

BOŞ BİR UMUT

Gerçi elektorlar başka partiye de oy atabilirler ama bu, Amerikan tarihinde çok ender görülmüştür. Sonuçları da etkilememiştir. 19 Aralık 2016’da kendi eyaletlerinin Başvalileri (Governor) huzurunda toplanacak olan elektorlar, oylarını Hillary lehine çevirsinler diye imza kampanyası başladı. Trump’ın kendi partisi içinde fazla sevilmiyor olması gerçeği de eklenince demokratlarda boş bir umut doğdu. Ama işe yaramayacak. Çünkü Cumhuriyetçiler Demokratlar karşısında büyük bir üstünlük elde ettiler. 

DEMOKRAT-CUMHURİYETÇİ DÖNÜŞÜMLERİ

Amerikan kamuoyunun neredeyse tamamını paylaşan bu iki partiye göz atmadan ülkedeki sosyolojik gelişmeler anlaşılamaz. “Üçüncü Parti” olarak adlandırılan marjinal oluşumlar ise anaakımda sürekli küçümsense de, iki-parti hegemonyasına karşı kopuşlar niteliğinde zuhur etmiş ve müesses nizama karşı sürprizlere imza atabilmiştir.

‘Sol’ diye adlandırılan keynesçi Demokratik Parti ilk kurulduğunda dar gelirli beyazları hem baronlara hem de azınlıklara karşı savunan sağ popülist ırkçı bir partiydi. Abraham Lincoln’ın partisi olarak bilinen ve sonradan sağcılaşan Cumhuriyetçi Parti ise liberal elitlerin, solcuların ve kölelik karşıtlarının partisiydi. Zamanla her iki parti de Amerikan toplumuna paralel olarak dönüşüme uğradı. Bunların en önemlisi 1933 ekonomik bunalımı sırasında Demokrat Başkan Franklin Delano Roosevelt döneminde oldu (1933-1945).

Roosevelt’e kadar genelde hep kongre baskındı. Roosevelt sonrasındaysa ağırlık Beyaz Saray’a kaydı; Amerikan Başkanları kağıt üzerinde en zayıf yürütme organı olsa bile…

Aslen büyük sermayeden yana olan Roosevelt, ekonomik bunalım nedeniyle iş çevrelerine kısaca “varlığınızın yarısını vergilerle elinizden alıyorum, halka dağıtıyorum. Eğer vermezseniz devrim olur ve komünistler hepsini elinizden alır” dedi. Amerikan Komünist Partisi işsizliğin %25’e vardığı ekonomik bunalım döneminde ülkenin her köşesine şube açmıştı. Özellikle 1929 bunalımdan beri radikal sol, halk tarafından önyargıyla karşılanmıyordu ve Amerika’ya göçmen veren Avrupa’da yaygındı. 

Roosevelt, kuzeyli güneyli her Amerikalı’yı memnun eden Yeni Uygulama (New Deal) adlı bir yığın kanun çıkarmış; işsizlik sigortası, 65 yaş üstü için sağlık sigortası (medicare), dar gelirliler ve muhtaçlar için sağlık sigortası (medicaid) ve para yardımı (welfare), askerlere ev sahibi olma ve bedava üniversite okuma imkanı gibi sosyal politikalar onun zamanında yürürlüğe konmuş, eyaletlerarası karayolları onun zamanında inşaa edilmişti. Benzer uygulamalar bunalımdan etkilenmeyen Sovyetler Birliği’nde de mevcuttu ve İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi karşıtı Amerika-Sovyet ittifakı sayesinde komünistlere düşman gözüyle bakılmıyordu.

Fakat Soğuk Savaş’ın başlamasıyla Demokratlar ve Cumhuriyetçiler kendi aralarında anlaştılar: Cumhuriyetçiler Roosevelt’in keynezyen sosyal politikalarını finanse etmeye devam edecek, Demokratlar da onlar için komünistleri ezecekti. 1950lerdeki cadı avını başlatan alkolik senatör Joseph McCarthy, Cumhuriyetçiydi. Engizisyon mahkemelerini andıran meclis araştırma komisyonlarında yıldızı parlayan Kennedy kardeşler ise, Demokrat’tı.

“ÜÇÜNCÜ PARTİ” KALKIŞMALARI

Roosevelt’in hedeflerinden bir diğeri de güney eyaletlerinde zencilere uygulanan segregasyonu kaldırmaktı. Eğer segregasyon sona ermezse zenciler komünistleşebilir, dahası ayrılıkçı talepler sunabilirlerdi. Bu da konfederasyoncu güneylilerin harekete geçmesine vesile olabilirdi. Federal hükümet, entegrasyon için zenciler lehine tavır alınca güneyli demokratlar partiden koptu. 1948’de Başkan Truman’a karşı Cumhuriyetçiler dışında üçüncü parti olarak Eyalet Hakları Demokrat Partisi (States’ Rights Democratic Party) çatısı altında seçime girdiler ve dört güney eyaletinde birinci çıktılar! Hatta Tennessee’de Demokrat elektorlardan biri onlara oy attı! Dixiecrat [Diksiokrat] lâkabıyla tanınan güneyin segregasyonistleri sonradan Demokrat Parti’ye geri dönmüştü, ama katolik John F. Kennedy’nin 1960’da aday seçilmesi Diksiokratları Cumhuriyetçi Parti’ye itti. Dahası Alabama, Mississippi ve Oklahoma’dan toplam 15 Demokrat elektor Richard Nixon’a değil ırkçı bağımsız aday Harry Byrd’e oy verdi!

1973’de Anayasa Mahkemesi hükmüyle kürtaj yasağı da kalkınca, çoğu güneyden çıkan evanjeller, yani dinci protestanlar Cumhuriyetçi oldular. Dindar muhafazakâr katoliklerle aralarındaki didişmeye son verdiler. Evanjellerin son Demokrat tercihi Jimmy Carter’dı. Ardından Ronald Reagan’la kurulan ve 40 yıl süren neoliberal-evanjelist seçim ittifakı George W. Bush’tan sonra bozuldu. Bozulan ittifak Obama’nın iki seçim kazanmasında rol oynadı.

Kürtaj, entegrasyon, göçmenlik ve New Deal yanlısı Demokrat Parti’yi en çok sağa çekenler ise Clintonlar oldu. Özellikle First Lady Hillary, kulislerde dev sermayedarları aynı Cumhuriyetçi ağızla partisine çekebilmeyi başardığı için Cumhuriyetçi politikacıları sinir ediyordu. Onlar da Hillary’ye “sosyalist” diye laf ediyorlardı. Cahil muhafazakar seçmende çok etkili oluyordu bu söylem, aynı Obama’nın Kenya doğumlu gizli müslüman komünist olduğu hikayeleri gibi. Ama siyasi gözlemciler Bill Clinton için “Cumhuriyetçilerin aradığı en iyi Demokrat Başkan” diyordu çünkü Clintonlar hem neoliberal hem de savaş çığırtkanıdır. Denebilir ki, özellikle Clinton ekibiyle Amerika’da iki tane Cumhuriyetçi Parti olmuş oldu.

Nitekim baba Bush’un isteyip de yürürlüğe koyamadığı NAFTA’yı Bill Clinton hayata geçirecekti. NAFTA’ya itiraz, bağımsız aday Texas Instruments şirketi sahibi Ross Perot‘dan geldi. 1992 seçimlerinde elektor çıkaramamasına rağmen %19’la 20 milyon oy alarak Amerikan tarihinin en güçlü üçüncü parti lideri olmayı başardı. NAFTA, Meksikalı üretici ve emekçiyi yoksullaştırdı. Meksika ve diğer Orta Amerika ülkelerinden kitleler halinde göçmen akını başladı. 1980’de %6.5, 1996’da da %10 olan Hispanik nüfusu bugün %17. Göçmenlik konusundaki yumuşak tavrından dolayı Hispanikler (Latinolar), Demokratlara oy verirler.

İki partinin de giderek şahinleşmesi hatta siyonistleşmesi hem sağda Hürriyetçi Parti (Libertarian Party) hem de solda Yeşil Parti (Green Party) tarafından sürekli dile getirildi. Dünya Ticaret Örgütü’ne sıcak bakan Başkan Yardımcısı Al Gore da en az Bush kadar petrolcülerce desteklenmiş, 2000 önseçimlerinde aynı argümanları savunan ama sendika destekli Bill Bradley’yi yenmişti. Buna yanıt olarak tüketici hakları avukatı Ralph Nader [Neydır] Yeşil Parti’den aday oldu ve aldığı %3 oyla Al Gore’a seçimi kaybettirdi!

Lübnan kökenli Ralph Nader ömrünü verdiği lobi faaliyetlerinde Tüketici Ürünleri Güvenliği Kanunu, Motorlu Araçlar Güvenliği Kanunu, Dış Yolsuzluk Önleme Kanunu, Temiz Su Kanunu, Kamu Çıkarcı Araştırma Grupları, Evirgeme (Recycling) Makinaları kullanımı gibi günlük hayatın parçası olan federal yasaların çıkmasına öncülük etmekle yüzlerce kongre üyesinden daha etkin biriydi. Ve tabii Ralph Nader’ın %3 oyu, Ross Perot’nun %19’undan çok daha etkili olmuştu. “Nader Etkisi” terimi siyasi literatüre işte böylece girmişti.

Ralph Nader, statükocu Demokratların hakaretine uğrasa dahi, apolitik Amerikan halkına iki partiyi de dev sermayedarların ve lobicilerin yönlendirildiğini söylüyordu. Fakat Demokratlar, dış politikası felaket yaratan Bush’a karşı 2004’te John Kerry gibi Clintoncı câmiadan bir milyarderle seçime girdiler ve hiç birşey olmadı. Aynı statükocu ve şahin kadro, ”Değişim” sloganıyla heyecan yaratıp ülkenin ilk zenci Başkanı olabilen Obama’nın kabinesinde yer aldı. Obama’nın kim olduğu, ne olduğu konusunda yerli yersiz çok şey söylenegelmiştir. Kanaatimce en uygun yakıştırma “Zenci Al Gore” benzetmesidir. 

(devam edecek)

Continue Reading

Trending