Connect with us

Avrupa

Charlie Hebdo Sonrası ve Batı

Published

on

Yazar Şahan YILMAZ

Cuma, 23 Ocak 2015

Batı’da Konuşulan

Paris’te Charlie Hebdo’ya yapılan terör saldırısından sonra batı medyası, üst üste yığılmış bir dizi derin konuyu ele almaya başladı. Özellikle yer Fransa olunca felsefi tartışmalardan kaçılamazdı tabii. Yapılan tartışmalarda ifade özgürlüğü kavramının karşısına inanca saygı kavramı oturdu. İfade özgürlüğünden ödün vermek bir Fransız için imkansızken, müslüman için kolaydır. İnanca saygıdan ödün vermek de bir müslüman için imkansızken, Fransız için kolaydır.

Oysa, her ikisi de sağlıksız bir tartışmanın içine atıyorlar kendilerini. Çünkü tarihin başlangıcından itibaren daha iyi bir yaşam için verdigi mücadelede halkların sürekli yanındadır bu iki kavram ve birbirinin garantörüdür. İnançsızlığı da içine alacak şekilde inanç denen şey, yaşam mücadelesinde sevinç ve hüznün, umut ve korkuların ifade edilişidir. Gerçekçidir ve derin tecrübelere dayanır. İnanç kendini özgürce ifade etmek istediğinden ifade özgürlüğüne sahip çıktığı oranda saygındır. Aksi taktirde saygınlığını yitirir ve zamanla tarihe gömülür. İfade özgürlüğü de inanca saygı olmadan var olamaz. Çünkü inanca saygısızlık ifade özgürlüksüz bir ortam ister. İşte bu iki kavram ve doğurduğu baskıcılıklar, daha iyi bir yaşam için mücadele veren halkların sürekli karşısındadır ve birbirinin garantörüdür.

Bugün batılının kafasında ifade özgürlüğü ile inanca saygı arasına kan girdiği fikri hakim. Sanki inanca saygı İslamcılığın cariyesiymiş gibi, ifade özgürlüğü ile inanca saygısızlık evlendirilmek isteniyor. Ortaya çıkan kavram kargaşasından gerici “İslamofobi” iste bu sebeple yükselişe geçti, ifade özgürlükçü safta kendine yer bularak.

Bugünlerde batı medyasında İslam dininin problemli olduğu, etrafına huzursuzluk saçtığı, terörü körüklediği, müslüman toplumların barışçıl olsalar da teröristlerle aynı değerleri paylaştığı, bir kaç istisna dışında müslüman devletlerin de terör konusunda hiç birşey yapmadığı ve İslam’ın kendi inanırları için bile zararlı bir din olduğu başlıkları altında toplanan yorumlar var. Hem de, “politik doğruculuktan vazgeçip dünya güvenliğine asıl tehditin İslam olduğunu dürüstçe ve cesurca vurgulayalım artık!” diyerek…

Bu yorumlar karşısında müslüman azınlık savunmada. Öyle ki, Los Angeles Lakers’in efsane oyuncularından Kerim Abdül Cabbar bile Time dergisine konuşmak zorunda hissetti kendini. Müslümanlığı seçen insanların barışı huzuru ve disiplini İslam’da bulduğu için müslümanlığa geçiş yaptığını, bu insanların inanç dünyalarını keyfi cellatlık yapanlarla bir arada tutmanın haksızlık olacağını söyledi ve İslam’ın tartışmaların dışında tutulmasını istedi. Ama istediği olmayacak. Adama soruyorlar “peki bu terör ne iş?” diye.

İslamofobi Yerine İslamistofobi

İslamofobi denen fenomen, Başörtülü veya başı açık bütün kadınları, sakallı veya sakalsız bütün erkekleri, kısaca laikler de dahil müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi olan herkesi ‘hacı-hoca takımı,’ ‘şeriatçı-cihadcı tipler’le kıyaslayıp tartar. Kendisine yararlı ya da ‘az zararlı’ olanlar ılımlı, ‘çok zararlı’ olanlar da radikal olur. İslamofobi, Ilımlı İslam adı altında bir laik ile ÖSO militanını aynı kefeye koymak, Radikal Islam adı altında da Hizbullah ile IŞİD’i aynı kefeye koymaktır. Her kim olursanız olun, sizi batıya hesap vermek zorunda hissettirmektir.

Bu saçma gözlemle sağlıklı hiç bir sonuca varılamayacağı üzerinde durmaya bile gerek yok. Ancak, İslamofobi yerine ‘İslamistofobi’ teriminden yola çıkılarak pek çok sonuca varılabilir. İslamfobisi sığdır ve sakıncalıdır. Charlie Hebdo sonrası oluşan dayanışmayı bölmek ister. İslamcıfobisi ise gerçekçidir ve derin tecrübelere dayanır. Çünkü siyasi hareket olarak İslamizm ne ifade özgürlüğünü ne de başka inanca saygıyı savunur. Kanlı sicili, terörle dini bizzat kendisinin ayırt etmediğini kanıtlayan örneklerle doludur. Sadece Türkiye’ye bakmak yeterli.

6. Filo’yu protesto eden solcu gençlere saldıranlar polisten önce “Allah için vurun!” diyen İslamcı gençlerdi. 6. Filo acaba hangi kötü amaçla protesto ediliyordu? Maraş ve Sivas katliamlarının arkasında derin devlet var deniyorsa da, önünde “Maraş’ta Allah için cihada!” çağrıları yapan İslamcılar vardı. Sivas’ta Alevileri yakanlar da Madımak Oteli’nin önüne “şeriat isteriz” sloganıyla doluşmuştu. 1915’te “yedi Ermeni öldürene cehennem kapıları kapanır, sekizincisini öldürene de cennet kapısı açılır” fetvası verilmişti.

“Şeriat’ın kestiği parmak acımaz” gibi deyişlerden başlayıp, ‘ılımlı mücahitlerden olduğu için’ Sovyetler sonrası Afganistan’da geçiş hükümetini kuran Sibgatullah Mücadidî’nin “toprak reformu kafirliktir, kimin zengin olup fakir olacağına Allah karar verir” hükmüne kadar uzanan literatür, farklı her görüşe karşı fobiye sahiptir. Böyle fobili bir siyasal harekete fobili olmak herkes için son derece doğal.

Altın Çağ’dan Karanlık Çağa

İslamcılık, bir iç hesaplaşmanın sonucudur. O hesaplaşmaya değinmekte fayda var:

Batı Hristiyanlığı’nın tarihiyle İslamiyet tarihi birbirine neredeyse tamamen terstir. Batı karanlık çağını yaşarken İslam dünyası altın çağını yaşıyordu. Müslüman olmak askeri, siyasi, ekonomik ve psikolojik olarak avantajdı, hem de Moğol felaketine rağmen! Ta ki, 18. yyda Avrupa’da başlayan Aydınlanma hareketine kadar…

Aydınlanma hareketi laikliği savunur ve din karşıtıdır. Tanrı’nın yerine İnsan’ı koyan hümanizm entellektüellerden bilgisiz kitlelere yukarıdan aşağı yayılmış ve kilise yenilmiştir. Ama İslamiyet için durum başkadır. Askeri mağlubiyetler, kaybedilen topraklar, yoksulluk ve ardından sömürgecilik, eziklik psikolojisine yol açar. Müslüman intelijansiya kendi arasında iki gruba bölünür. Her iki grup geri kalmışlığın farkındadır ama yorumu birbirine zıttır.

‘İslam dünyası neden eskisi gibi üretken değil?’ sorusuna yanıt arayan taraflardan biri dinden uzaklaşmadan şikayet ederken, diğer taraf asıl sorunun dinde olduğu kanaatine varır ve laikleşir. Görüş ayrılıkları zamanla daha da kutuplaşır.

Doğuda laiklik batıdakinden farklı olarak önce orduda başlayıp oradan tıbba sonra da eğitime dikey olarak ve devlet eliyle yayıldı. Bu noktada sorun olduğunu düşünen Mısırlı Murat Vahba, çözümün ne olursa olsun laiklikte olduğunu söylerken bu konuda en önde giden Atatürk’ün entellektüeller yerine orduya gereğinden fazla ağırlık vererek hata yaptığını vurgular ve “laiklik rejim değildir; bir yaşam biçimidir” der.

Nitekim laiklik, askeri reform hareketi olarak devletin üç ana görevini teşkil eden  Egitim-Sağlik-Savunma’yı eline alıp modern ulus-devleti kurar, tabanını oluşturmak için de kendi burjuvazisini yaratma yoluna girer. İslamcılık kırsala itilir. Siyasi olduğu kadar sosyo-kültürel bir kırılmadır bu. Laikler Türkiye’de Kemalist, Mısır’da Nasırcı-Mübarekçi, Libya’da Kaddafici, Suriye ve Irak’ta Baasçı, İran’da Şahçı-Solcu, ve Afganistan’da önce kraliyetçi sonra Marxist şimdiyse Amerikancı’dır. Birbirinden farklı bu ülkelerin ortak özelliği hepsinin laikleşmiş kentsoyluya dayanması, yoksullarının da dindar muhafazakar ya da İslamcı kesimlere destek vermesidir.

Egemenliğin artık kayıtsız şartsız insanda olduğunu söylemek İslamcıların gözünde küfrün yanısıra 1000 yıllık bir altın çağı yok saymaktır. Fakat ne yazık ki bugün müslüman toplumları karanlık çağını yaşıyor. Hem de uzaya gidilen bir dönemde! Müslümanlar yoksul, mutsuz, teknolojide geri ve birbiriyle geçimsiz insanlardır. Ülkeleri bombalanabilir, işgal edilebilir. Ama ne yapabilirler ölmekten başka? Karanlık çağdan çıkamadıkça müslümanlar daha fazla aşağılanmaya, ölmeye ve öldürülmeye devam edecektir.

Bu vaziyet karşısında laiklik geçmişi reddetmeye eğilim gösterirken İslamcılık reaksiyoner tavır içerisindedir. Ortada bir çıkmaz vardır.

Batı Emperyalizmi Neden İslamizmsiz Yapamıyor? 

İslam dünyasının kendiyle çatışık iki yüzünün ardından bir de batının kendiyle barışık iki yüzüne bakalım. Özgürlükçü liberal yanağından tokat yediğinde çevirdiği diğer yanağında emperyalisttir, batı. Bir taraftan İslamcılığı kendi kültüründen dışlar, öbür taraftan da siyaseten palazlar.

Neden?

Birincisi, batı yakaladığı üstün standardı dünyanın geri kalanıyla paylaşmak istemiyor. Doğu’nun (küresel güney de denebilir) sömürü sistemlerinden memnun. Asıl vahşi kapitalizm daha keskin biçimde batıda değil üçüncü dünya ülkelerinde görülüyor. Üçüncü dünyanın aydın kesimlerine göz kırparak beyin göçüne yol açıyor. Yurdunda demokrasi mücadelesi veren aynı aydın kesimlere karşı bütün anti-demokratik güçleri destekliyor. Kitlesel tabanı en geniş olan İslamcılıkla işte bu ortamda buluşuyor.

İkincisi, enerji kaynaklarını rahat kontrol etmekle ilgili. Örneğin Suudilere verilen destek bu yüzden.

Üçüncü sebep uluslararası boyutlu. Düşmanını bunaltma stratejisine dayanan Soğuk Savaş sırasında NATO, Yeşil Kuşak (Green Belt) konseptiyle Suriyeli İhvancıları ve Afgan mücahitlerini Sovyetleri sıkıştırmak için silahlandırmıştı.

Yeni Bir Kuşak

Bütün bunlar biliniyor. İslam’ın içindeki dinci-laik hesaplaşması, batının ayrımcılığı ve iki yüzlülüğü, İslamcılarla işbirliği… hiç biri yeni değil.

Yeni olan, Afganistan’ın işgali, ikinci Moğol felaketi olarak adlandırılan Irak’ın işgali, Suriye’de parçalanma ve Iraklı Sünnilerin yaşadığı travma.

Irak’ın Sünni bölgelerinde IŞİD haricinde başka gruplar da var. Çoğu İslamcı bu gruplar genelde IŞİD’e muhalif olsalar da hepsinin ortak özelliği Şii Bağdat rejiminin Irak Güvenlik Kuvvetleri’ni (IGK) bölgelerine sokturmamaları. Çünkü IGK işgalden sonra Şii milisleri bünyesine almiş ve bu milisler El Salvador’da ölüm tugayları olarak bilinen paramiliterler kontrgerillalar gibi yetiştirilmişti. Sünni köy, kasaba ve kentlerde sivillere yönelik saldırı, tutuklama, türlü işkence ve yargısız infaz uyguladılar. Sünnileri mahallelerinden sürüp mal ve topraklarını ilhak ettiler. Sünniler de örgütlenip kendi bölgelerindeki Şiileri sürdü.

IŞİD haricindeki bu örgütler General İzzet el-Dûri liderliğinde Irak Devrimci Askeri Konseyi, Nakşibendi Tarikatı Rical Ordusu ve Irak Baas Partisi, Ebu Abdullah el-Cenâbi liderliğinde Felluce Askeri Konseyi, Ali Hatim başkanlığında Anbar Aşiretleri Devrim Konseyi, Haris el-Dâri liderliğinde 1920 Tugayı, Ahmed el-Dabaş liderliğinde Irak İslam Ordusu, Haci İsmail Şurtani liderliğinde Mücahitler Ordusu ve Ebu Abdullah el-Şafi lâkaplı Kürt lider Warya Huluri komutasinda Ensar-ül İslam.

Gözden kaçırmamak gerek; Irak’ın Salvadorlaşması konusu ilk kez gündeme getirildiğinde 2005’ti. Aradan 10 yıl geçti. O gün doğan Iraklı bebek bugün 10 yaşında. Aynı gün 10 yasında olan Iraklı çocuk da bugün 20 yaşında. IŞİD yaşanan sosyal travmanın en güçlü ürünü olarak kuzen toprağı Suriye’ye de girdi ve diğer Sünni gruplara fark attı. Gösterdiği sadist reaksiyonla dünyanın diğer asosyallerini, sadist ve ruh hastalarını etkiledi. Bu etkileşimden yabancı savaşçılar denen yeni bir fenomen daha çıktı. IŞİD kaybolsa da Irak işgalinin getirdiği kriz tabii ki uzun süre kaybolmayacak.

İşe Yarayan Düşman

İslamizmin batı emperyalizmine bir diğer faydası istihbarat boyutlu.

Dikkat edilirse özellikle IŞİD’e katılan yabancı savaşçılar yasal yollarla (uçakla, gemiyle) Türkiye’ye gelip Suriye’ye geçiş yapıyorlar. Nasıl oluyorsa batılı istihbarat servisleri bu savaşçıları yakalayamıyor. Kendi vatandaşları olan listeler dolusu isimleri Türk istihbaratına verdikten sonra “git bunları yakala” diyorlar. Kendileri niye yakalamıyorlar?

Aynı istihbarat servisleri El Kaideci Enver el-Evlaki’yi Yemen’de tespit edip insansız uçakla bombalayabiliyor. Amerikan vatandaşı Evlaki, 11 Eylül saldırısını kınayan imamlardan olmasına rağmen, sonradan radikalleşmiş, bunun üzerine hapse atılmış, aylarca kapalı hücrede tutulmuş, serbest bırakılmasının ardından Yemen’e giderek Arabistan El Kaidesi’ni kurmuştu. Evlaki, “peki bu terör ne iş” sorusuna yanıt olarak “siz inanca saygısızlığı ifade özgürlüğü adı altında kendinize hak biliyorsanız, biz de eylem özgürlüğünü inanca saygı adı altında kendimize hak biliyoruz” demişti. Kuvaşi kardeşler, peygamberin yanısıra Enver el-Evlaki’nin de öcünü aldıklarını ilan etmişlerdi. Evlaki’nin Amerikan vatandaşı olan 16 yaşındaki oğlu da yine insansız uçakla bombalanarak öldürülmüştü. İnsansız uçaklar Pakistan’ın Aşiretler Bölgesi’nde de kullanılıyor. Evlaki’nin oğlunun yerini tespit ederken ve Pakistan’da Taliban liderlerini vururken, IŞİD’in yüzlerce yabancı savaşçısını eyleme geçmeden yakalayamamak nasıl oluyor?

İslamcı teröristler istihbarat servislerinin gözünde kökü kurutulması gereken haşerelerdir, kimileri bu haşereleri onlar üretiyor dese de. Fakat batılı istihbarat servisleri kısa vadede bu haşerelerin hareket alanını genişleterek uzun vadede kitlelerin özgürlük alanını daraltıyorlar. İslamcılara karşı kısmî müdahalede bulunarak onların eyleme geçmelerine tümüyle engel olmuyorlar. Eylem sonrasında zarar gören korku şaşkınlık ve öfke dolu kitlelere kurtarıcı olarak gelip izleme-gözetleme-denetleme projelerini dayatıyorlar. Normal koşullarda özel hayata müdahale olarak asla kabul edilemeyecek dayatmalar, İslamcılar tarafından yaratılan anormal koşullarda kitlelerden aldığı yeşil ışıkla yürürlüğe geçiyor. Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun milli güvenlik devleti konseptinin yerini alan ve polisin ordulaşmasına orduların da elektronikleşmesine dayanan yeni şehir-devlet konsepti, kitlesel hiç bir engelle karşılaşmadan yayılmaya devam ediyor. Obama’nın geriden idare stratejisine uyuyor. Thomas Friedman’ın süpergüçle donanmış birey kavramına da, Büyük Orta Doğu Projesine de. Televizyonlarda sürekli katillerin fotoğrafının gösterilmesinin sebebi bu. Demek ki 11 Eylül yetmiyor. Başka 11 Eylüller gerekiyor. Fransa İçişleri Bakanı, 12 kişinin öldürüldüğü saldırı için “Bu bizim 11 Eylül’ümüzdür” dedi. Sadece 12 kişinin kanıyla bir 11 Eylül olabilir hale geldi. Terör saldırılarının her yerde artacağı beklentisi bundan kaynaklanıyor. Politikalar değiştikten sonra, ‘elden kaçan teröristlerin’ ‘adalete teslim edilmesi’ bir anlam ifade etmeyecek.

Kısaca, ılımlısıyla radikaliyle İslamizm hem müttefik hem düşman olarak emperyalizmin işine geliyor.

Sonuç

Charlie Hebdo’ya düzenlenen saldırı kimin tarafından ve hangi amaçla yapılırsa yapılsın, kınanması şart. Dahası, İslamizm hiç birşeye alternatif değil. Batılıların önyargılarında doğruluk payı olsa da, teknik olarak doğruluk payı olmak bir anlam ifade etmiyor. Batılı liberaller İslamcıfobik olabilirler. Bu anlaşılabilir. Ama İslamizmle mücadele ederken kendi emperyalistlerini karşılarına almak zorundalar. Kuvaşi kardeşlerin ilham aldığı Yemen El Kaidesi de Amedi Kolibali’nin biyat ettiği IŞİD de emperyalizmin Orta Dogu’da yarattığı yeni kriz ortamının ürünü. “Peki bu terör ne iş?” sorusunun cevabı işte burada.

Kolay unutur batılı. Sürekli hatırlatmak gerekir: Irak demokrasi için değil petrolü için işgal edildi. Göçmenler de çok-kültürlülük için değil ucuz işgücü için Avrupa’ya alındı. Irak’ın işgaliyle kaybeden –en azından kaybetmekte olan taraf- durumuna düşmenin yarattığı travma ile ayrımcılığın ve itilmişliğin Avrupalı müslüman azınlık üzerinde yarattığı travma, Suriye’de açılan kara delikten İslamcılık çatısı altında birbiriyle buluştu. O çatının inşaasında çok-kültürlülük adına müslüman-İslamcı ayrımı yapmayan batı devletlerinin payı var. Bu devletler aynı şeyi şimdi İslamofobi’yle yapıyorlar.

Yine hatırlatmak gerekir ki, İslamofobi İslam dininin problemli olduğuna işaret ederken hristiyanlıkla kıyaslama yapar. Oysa batı toplumlarına hristiyanlık değil hümanizm hakimdir. İslamcıların batıyı itham ederken dinsizliğe vurgu yapması bundandır ve yanlış bir tespit de değildir. Aydınlanma’yla gelen hümanizm bilim-teknik ve felsefede çığır açtı. Ama bununla beraber 19. yüzyılda beyaz üstünlükçülüğü ve 20. yüzyılda iki dünya savaşıyla etrafına felaket saçtı. Müslüman toplumlar refah, mutluluk, teknolojide ilerlemek ve huzurlu olmak istiyorlar. Bir de işgal edilmek, bombalanmak istemiyorlar. Acaba kimlerle aynı değeri paylaşıyorlar? Charlie Hebdo 7sonrası ifade özgürlüğü ile inanca saygının karşı karşıya getirilmesinden sağlıklı ne değer çıkıyor? Ayrıca, iç hesaplaşma sonucu müslümanlar İslamcı terörle hep savaşıyor zaten. Bırakın fobili olmayı, onu zamana bırakmayıp bizzat kendileri tarihe gömmek istiyorlar. Halihazırda IŞİD’le çatışan Esad rejimine, peşmergelere, YPG, IGK ve diğer gruplara ne demeli? Batı medyasının çok eleştirdiği Pakistan halkının en çok konuştuğu konu önce ekmeğe gelen zam ve yüksek kiralar sonra insansız uçak operasyonlarıdır. Durum böyleyken batının okuyup tartışması gereken Slavoy Žižek’in yorumudur; hem de politik doğruculuktan vazgeçip dünya güvenliğine asıl tehditin emperyalizm olduğunu dürüstçe ve cesurca vurgulayacak şekilde…

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Avrupa

UKRAYNA’DA NEDEN OLAYLAR OLUYOR?

Published

on

UKRAYNA’DA NEDEN OLAYLAR OLUYOR?

Ukrayna Olan Olaylar

Ukrayna’da yaşanan olayların yalan yanlış anlatılarak propogandaya dönüştürüldüğüne dair haberleri çeşitli alternatif yayın organlarından alabilirsiniz. Bunlar mevcuttur. Ama bir de olayların nedenini bilmek gerekir ki, o zaman yalan propagandaların neden yapıldığı ve şu an neden Ukrayna’nın karıştığı daha iyi anlaşılır. Çok kısa ama içerikli özetlenecek olursa, mesele küresel sermaye ile Putin arasındadır.

Ukrayna AB ile bir süredir Gümrük Birliği’ne dahil olma konusunu müzakere ediyordu. AB’yi temsilen Brüksel’den parlamenterler ve Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile Ukrayna’yı temsilen Başkan Viktor Yanukoviç ve Başbakan Nikolay Azarov görüştüler. Hepimizin bildiği gibi, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Gümrük Birliği AB ile bir serbest ticaret anlaşmasıdır ve AB’ye entegre olmanın ön şartıdır.

Yine hepimizin de tahmin edebileceği gibi, AB’nin ürettiği malını Ukrayna’ya satamamak gibi bir derdi yoktur. Ama Ukrayna’nın kendi malını AB’ye satamamak gibi bir derdi vardır. Çünkü “Avrupa kriterleri” adında kotalar var. Fakat, AB’nin içinde bulunduğu mâli krizden dolayı hâlihazırda düşüş gösteren Ukrayna’nın ihracatı daha da düşeceği gibi özellikle Almanya’dan gelen AB malları mevcut Keynezyen kanunlarla korunan yerli imalatçıyı da Gümrük Birliği’ne girildiği taktirde iflâsa götürecektir. Bu da işsizliğin artması ve yüksek faizli borç batağına düşmeyi beraberinde getirir. Kısaca ekonomik bunalım olur. İki taraf da bu gerçeğin farkında aslında.

Peki durum böyleyken AB’nin uzattığı dal ne?: 7 yılda verilecek 19 milyar euroluk yardım paketi. Hesapta bu yardım Gümrük Birliği’nden zarar görecek olan yerli imalatçıya ve sanayi sektörüne destek olacak. Sanayi bölgeleri ülkenin doğusunda. Ukrayna hakkında bilinmesi gereken gerceklerden biri de iki tarihli iki ülkeli bir Ukrayna’nın olduğudur.

Bir tarafta kendini Polonya-Litvanya, Viking-İskandinav geçmişiyle tanımlayan batı yarı, öbür tarafta kendini Rusya’nın bir parçası, daha doğrusu Moskova slavlığının güney uzantısı olarak gören doğu ve güney bölgesi. Bu ikilik 2012 genel secim sonuçlarına da olduğu gibi yansıdı.

Muhalifler, Atavatan Partisi, Ukrayna Demokratik Reform Ittifakı (UDAR) ve Özgürlük Partisi (Svaboda) batıdaki oyları kazanırken, Komünist Partisi’nin orta ve güneyde kazandığı az sayıda bölge dışında butun dogu ve güney ezici cogunlukla Yanukoviç’in Yöreler Partisi’ne oy verdi. Bu kisim onemli. Çünkü Başkan Yanukoviç ve partisi doğulu. Ayrıca bu parti doguda faaliyet gösteren muhtelif yerel partilerin ittifakıyla oluşmuş hakiki bir “yöreler” partisi. Durum böyle olunca Yanukoviç’ten genelde ülkesini ve özelde de kendi seçmen bölgesini felakete uğratacak bir anlaşmaya imza atması doğal olarak beklenemezdi. Bunun yanısıra bir de Putin dal uzattı. Neydi o?: Gümrük Birliği’ne girmektense 15 milyar dolarlık kredi, nükleer enerji sektörünün geliştirilmesine harcanacak 6 milyar dolarlık kredi ve Rus doğal gazına %33’luk indirim. Kiev’in Moskova’ya borcu çok.

Milli doğal gaz şirketi Naftogaz, Rus doğal gaz şirketi Gazprom’a son çeyrekte 765 milyon dolar borç odeyecek. Bunun bile Kiev’i yorması mevcut ekonomik vaziyetin ne derece kotu oldugunu zannederim fazla detaya ihtiyac olmadan kavramamıza yeter. Isinbir başka yönü: Putin bir Avrasya modeli geliştirmeye çalışıyor. Rusya, Beyaz Rusya ve Kazakistan arasında serbest ticaret var, serbest enerji dolaşımı var. Yanukoviç’e “sen de bize katil” dedi. Yanukoviç AB ile görüşmeleri askıya alıp Putin’le tokalaşınca “hayır” denemeyecek teklifi kabul etmiş oldu. Karar doğruydu. Ülke ekonomisine katkısı olacaktı. Ama ne olduysa ondan sonra oldu. Merkel bastırdı ve “Gümrük Birliği’ne gireceksen Rusya ile anlaşmanı kes” dedi. Putin araya girdi. Ukrayna üçüncü partilerle anlaşma yapmasına AB neden engel olmalıydı ki? Putin Merkel’e Ukrayna sorununu Almanya ile beraber çözmeyi önerdi. Merkel ilk bastaBerlin-Kiev-Moskova üçlemesine sıcak baktı. Alman malları Ukrayna uzerinden Rus pazarına belki de daha kolay akabilirdi.

Kim bilir, Berlin ve Moskova tarihte ilk defa kalici bir ittifaka girebilirlerdi. Ancak böyle bir hamle suan görüşülmekte olan ABD-AB arası serbest ticaret çabalarını zedelerdi. Amerika’nın en inatçı lobisi, anti-Rus lobisi devreye girdi. Merkel siyasi sebeplerden dolayı Putin’le görüşmekten vazgeçti. Batıdaki partiler Atavatan ve UDAR Gümrük Birliği’ne öteden beri razıyken demokratik sistemi hice sayarak, onları sivil bir darbe girişimiyle iktidara hazırlayıp amaca ulaşmaktansa Putin’le masaya oturmanın anlamı yoktu… Belki de anti-Rus lobisinin dünyada en güçlü olduğu yer Ukrayna’nın batisi. Aşırı milliyetçi Svaboda’ya gelince: Onlar AB’yi de sevmiyorlar. Çeşitli nazi grupları var. Ortak özellikleri Moskova’ya daimi nefret beslemeleri. Batıdaki kiliselerde “Bu Ülkeye Zenciler, Yahudiler ve Ruslar Giremez” diye afişler asan rahipler var. Svaboda ırkçıları Kiev meydanlarında çok aktifler, silahlı ve saldırganlar. Ukrayna’nın Amerika’yla beraber Afganistan’a ve Irak’a birlik göndermesini bile talep etmişlerdi zamanında. Tesadüf değil tabii.

Nitekim, Gümrük Birliği anlaşmasının şartlarından biri de AB ile askeri anlaşmayı içeriyordu. Yani Ukrayna’dan NATO’ya girmesi de isteniyordu. Bu tam anti-Moskovacı bir hareket. Putin’in Yanukoviç’e yerinde bir teklifle gelmesinin sebebi az degil. Peki tam da catismalar durmuşken, hükümet muhalefete iktidarı paylaşmayı teklif etmişken ve de görüşmeler sürmekte iken neden simdi aniden silahlar patladı ve durum bir anda tersine donup Yanukoviç istifa etti? Çünkü birileri kan akıtılmasında çok kararlı ve maalesef Svoboda’nın silahları ordunun batıdaki cephaneliklerinden geliyor. Yani durum çok açık. Hükümet elini kana bulamamak icin istifa etti. Ukrayna’nın ilk cumhurbaşkanı ve su anki Meclis Başkanı sosyal demokrat siyasetçi Leonid Makaroviç Kravçuk bir kaç hafta önce “Içsavaşın eşiğindeyiz. Ülkemizde paralel yapilar/güçler mevcut. Fiili bir ayaklanma soz konusudur” demişti. Suriye’nin Svabodacılarıyla Hatay’da, Antep’de boy boy fotograf çektiren John McCain Ukrayna’nın Özgür Suriye Ordusuyla da Kiev’in göbeğinde boy boy fotograf çektiriyordu o aralar. Bu da tesadüf degil. Esad’a yapamadıklarını “Yanukluoğlu”na yaparak Putin’e karşı rövanş maçı oynuyorlar. Teröristlere Soçi’de henüz bu maç oynattırılmadı. Çünkü bizim Yörük Ruslar, daha hoş bir tâbirle Rusmenler diye adlandırdığım Kosaklar, yani Rus güvenlik kuvvetleri, geçit vermiyor. Ne var ki, donanma birliklerini Rusya ile beraber tatbikat yaptıran Venezuela’da dahi anti-Moskova lobisi harekete gecmis durumda. Kolombiya oligarşisinden gelen ve kontrgerillanın direk destekçisi Kolombiya eski başkanı Alvaro Uribe merkezli Venezuelalı faşizan gruplar provokasyon yapıyorlar.

Eminim Rusfobik John McCain ve çetesi Yanukoviç gidince daha da sevklenmiştir. Chavezci Nicolas Maduro’yu devirmeyi simdi daha çok istiyorlardır. Operasyonlar, birbiriyle direk bağlantısı olmayan fakat dolaylı olarak tam bağlantılı olan küresel sermaye eylemleridir. Çeşitli yerlerde çok çeşitli çıkar çatışmaları vardır ama her eylem sürekli bir tek yere dokunur o, da Putin’dir; ve maalesef suan küresel sermaye Kiev sahasında Putin karşısında öne gecmistir. Simdi hapisten küresellerin adamlarından Yulia Timoshenko’yu çıkarttılar. Yanukoviç-Putin anlaşmasının yırtılmak istendiği ve Rusya’nın sahadan tasfiye edilmek istendiği açık. Bu hedef, doguya rağmen o kadar kolay gerçekleşmez. Ayrıca batinin muhalif liderleri kendi içlerinde rekabet halindeler. Bir butun degiller. Hele demokrat hiç degiller. Yolsuzlukta Yanukoviç’i aratmazlar.

Su ana kadar polisle göstericiler arasında catismalar oldu. Şayet ABci/NATOcu kanat galip gelip Gümrük Birliği anlaşmasını imzalarsa, dolayısıyla NATO’yu da ülkeye sokarsa, Yöreler Partisi’nin tutumu can alıcı bir hâl alacaktır. Ülke bölünmenin eşiğindedir. Öyle bir durumda, çok az olmakla birlikte dışarıdan askeri bir müdahale de muhtemeldir. Saakashvili sonrası hem NATO’nun hem Rus birliklerinin mevcut olduğu bir Gürcistan senaryosu yasanabilir. Turuncu sahte-devrimler Lukashenko’ya karşı Beyaz Rusya’da da yapılabilir. En iyi ihtimal de bile Ukrayna ekonomisi daha kötüye ve borç batağına doğru yol alıyor. Ne olacağını hep birlikte göreceğiz. Olayların kısaca nedenleri bunlardır.

Yazar: Sahan Yilmaz

01 Mart 2014

Continue Reading

Trending